21 Şubat 2012 Salı

SIGMUND FREUD- Analysis of a Mind

Freud’un 1890 yılında sesli bir kayıt yapmıştır ve hayatı boyunca yaptığı tek kayıt budur. Bu kaydında ‘İnsanlar benim gerceklerime inanmadılar. Ve teorilerimi sevimsiz buldular. Sonunda ben kazanıyorum ama mücadele daha sona ermedi.’ Sözünü söylemistir.

‘Profesyonel etkinliğine nörotik hastalarına çare bulmak için başlamıştır.’ Zihnin bastırılmış alanlarında bilinçli düşünmeden uzakta tutulan bir alan bulmustur. Ensest fantezileri, cinayet fantezileri, baskı altında tutulan nefret. Cinselliği, çoğu insanın cocuklugun masum olarak düsündügü bir döneme kadar götürdü ve her yaptığımızı cinsellik ile bağlamıştır. Ahlaksız bir insan olarak ünlendi. 1890'lı yıllarda o, pornografik konularda yazan, pis, iğrenc tüksindirici bir insandı.

Freud’dan önce hastalar basları dönene kadar sandalyede döndürülürlerdi, soguk suya sokulur, zincir takmaya zorlanırlardı. Freud ilk psikanaliz’i ortaya koyduğunda bu görüşe sadece Yahudilerin destek olacağına ve sadece Yahudi görüşü olacağından endişe ediyordu. Psikanaliz’i ilk destekleyen babasının arkadaşları oldu ve hepsi yahudiydi. Onun dışında bu düşünce ile ilk ilgilenen Carl Yung olmuştur. Ve Yahudi olmadığı için Freud için çok önemli olmuştur. Psikaniz’e destek olmuş, ancak bazı temel noktalarda ayrım noktasına gitmiştir. Yung’ın görüş ayrılığından dolayı Freud, Yung’ı öldürmek istediğini basına açıklamıştır. Bu sebepten dolayı Freud 3 kez bayılmıi ve krizi geçirmiş ve bunun üzerine ayrılarak bunun üzerine bir daha hiç görüşmemişlerdir. Freud kendini destekleyen ve görüşlerine sadık kalan bir komite oluşturmuş ve o komitedeki herkesin takacağı mavi taşlı bir yüzük vermiştir.
30 yasında evlenmis ve sekiz yılda, altı cocugu olmustur. Cok fazla sayıda cocugunun olmasını istememesine ragmen o dönemlerde moda olan korunma yollarından biri olan ‘geri cekilme’ yönteminin kendisine gelen erkek nevrotik hastalarının icsel huzursuzlugun temelini olusturacagına inanıyordu. 1890 larda bir erkegin nerotik olmaması icin esiyle özgür ve engelsizce sevismesi gerektigine inanıyordu. Erkek korunma yollarını kullanmayacaktı, iliskiyi yarıda kesme olmayacaktı ve masturbasyon olmayacaktı. Ona göre, eger bunlardan birini yaparsanız mutlaka nörotik olursunuz.
1890’lı yıllarda herkese tuhaf gelen ‘konusarak tedavi’ yöntemini kullanarak Viyana’nın en iyi semtlerinden birinde tek odalı muaynane acacak kadar ünlenmisti. Bu muaynanede 47 yıl calıstı. 40 yasında kendini analizetmeye karar verdi. Bu psikiyatride efsane yaratacak kadar büyük bir olaydır.
Freud ilk psikanaliz ile ilgili rüyalar konulu kitabını çıkardığında 1899 yılında basıma girmiş, ancak yayınevinden basım tarihi olarak 1900 yazılmasını istemiştir. Böylece bunu 20. Yüzyıla maletmek istemiştir. Ancak bu kitap 6 yılda sadece 300 tane satmıştır. Viyana’nın ara sokaklarında tek odalı küçük bir muaynane açmış ve hastalarına ev ziyareti yapacağı zamanlarda taksi parası bulamamıştır. Sonrasında elit bir semtte açtığı muaynanesinde 44 yıl çalışmasını sürdürmüştür.

1.Dünya Savaş’ı Freud’u çok korkutmuştur. Üç oğlu da orduya katılmıştır. Çetin şartlar altında, soğuk odasında çalışmalarını sürdürmüş ve yazdığı bir yazının karşılığında bir kilo patates almıştır. Ve kızı Sofia yetersiz beslenmeden dolayı ölmüştür. Bu savaş esnasında insanların saldırganlıkları tüm çıplaklığı ile gözlerinin önündeydi. Savaş, Freud’u hem kişisel hem de felsefik açıdan çok etkilemiştir. Kızı öldükten 6 hafta sonra en karamsar ve en çelişkili kitaplarından olan birini yazdı. Zevk prensibinin ötesi. Libidonun ötesinde saldırgan bir güdü, bir ölüm güdüsünün olduğunu ortaya koydu. Eros ve tanatos gibi güdülerinin olduğunu söylemiştir. Tıpkı seven ve yapıcı bir güç olan eros gibi ölüm güdüsünün de olduğudur. Ona göre insanın başıboş bırakıldığı zaman kendini kendini öldürmeye ihtiyaç hissedeceğidir.
Savaşın ardından 1923 yılında çene kanseri olmuştur. Ardından 33 kere ameliyat olmuştur. Puroyu bırakması gerekiyordu, ancak bırakamıyordu. Dünyanın en büyük terfisinin en büyük başarısızlığı idi bu. Puro onun tek tesellisi idi, torunu belki de kanserden ölmesinden daha büyük bir şeydi üretkenliği için puro içmesi demiştir. Freud kendini analiz eden ilk kişi olmasına rağmen, sanırım bunu hiçbir zaman analiz edemedi.
İlk ünlenişi, gazetelerde makaleleri çıkınca ünlü bir yönetmen sinema senaryolarında kendisine yardım etmesini istedi ve 100 bin dolar teklif etti. Kesinlikle reddetti. İnsanlar ona mistik bir gözle bakıyorlardı. İnsanlara bilinmeyen bir yöntemle yaklaşıp gerçekleri gördüğünü, anladığını ve onları tedavi ettiğini düşünüyorlardı. Ancak Freud herkesi anlayamıyordu. Hiçbir zaman kadınları tam anlamıyla anlayamadı. Freud ünlü bir soruyu sordu: Kadınlar ne ister? Verdiği cevaplar tatmin etmekten uzak ve çirkindi. Freud’un en büyük eleştiri kaynağı da budur. Ona göre erkeklik organına sahip olan üstündür. Ona göre kadınların başlıca sorununun, erkeklik organına duydukları kıskançlıktı. 30 yaşından sonra kadınların asla değişmeyecek kadar katılaştıklarını savunmuştur. Kadınlara yakın değildi. Annesinden ve eşinden sonra en yakın olduğu kişi kızı Anna Freud idi. Ve psikanaliz kuralını bozarak gizlice kızını analiz etmeye başladı. Sonrasında bilim adamları kızını psikanaliz etmesini duygusal ensest olarak değerlendirmişlerdir. Anna, onun hemşire, sekreteri ve kızıydı. Ona göre odipal kompleks olarak kızı onun varlığını tehdit etmediği için yakın olmaktan çekinmemiştir.
Freud’un kitabını yakan hitlere karşı ‘ortaçağ’da olsaydık beni yakarlardı, şimdi sadece kitabımı yakıyorlar.’ Demiştir. Ve bunun üzerine ‘Medeniyet ve Tatminsizlik’ adlı kitabını yazmıştır. Medeniyet ile tatminsizlik arasındaki ruhsal çatışmayı yazmıştır. Ve yaşlandıkça daha karamsar olmuştur.

Çene kanserinden dolayı artık ameliyat edilemez hale geldi ve 1939 yılında fazla dozda morfin alarak yaşamı sona erdi. Doktoru onun bu kurtuluşuna yardımcı oldu. Ve doktoru huzur içinde öldüğünü dile getirdi. Freud’un külleri antika koleksiyonun bulunduğu antik bir vazonun içinde durmaktadır, çünkü kendisine zihnin arkeloğu adını vermiştir. Bilinçaltında kalmış gizli sırları kazdığını düşündüğü için..

Mayıs, 2011
Maslak, Istanbul

20 Şubat 2012 Pazartesi

SOMATOFORM BOZUKLUKLARI

Fiziksel bir dayanağı olmamasına rağmen yaşanan psikolojik problemler nedeniyle oluşan fiziksel şikayetler Somatoform Bozuklukları olarak adlandırılır. Somatoform Bozuklukları’nda bulguları açıklayacak bir fizyolojik durum söz konusu değildir. Kişi psikolojik problemlerini bedensel şikayetler ile dile getirmektedir SB’nda. Bu şikayetler arasında birinci sırayı yorgunluk, bitkinlik, ağrı semptomları alır, sonrasında kalp-damar şikayetleri, mide-bağırsak şikayetleri, cinsel ve pseudonörolojik semptomlar gelir.
Somatoform Bozukluklar önceden sıklıkla Histeri olarak teşhis edilirdi. Bugünlerde Somatoform Bozukluklar genel olarak kişilerce halen tam ifade edilmemektedir. Bunun yerine sıklıkla; Psikovejetatif Distoni, Spastik Kolon, Ürtiker, Kronik Yorgunluk, Firomiyalji gibi teşhisler konmaktadır. Her ne kadar şikayetler fizikselse de, gerçekte şikayetin bedenle değil psişe ile doğrudan ilgisi vardır. Bu hastaların doktorlardan duydukları en sık cümle: ‘Hiçbir şeyiniz yok’tur. Hiçbir doktorun hiçbir araz bulamamasına rağmen semptomlar kişinin hayatını gittikçe zorlaştırır. Sıklıkla görülen ağrı bozukluğunda kullanılan ilaçların yanetkileri özellikle böbrek ve karaciğer fonksiyonları açısından risk oluşturabilir. Bunlara ek olarak zaman zaman tedavi edilememenin neticesinde depresyon ve korku bozuklukları oluşur. Bir çok SB hastası şikayetlerinin psikosomatik olduğu söylenene kadar uzun bir süre doktor doktor dolaşmış ve şiddetli şikayetlerle yaşamak zorunda kalmıştır.

Somatoform Bozuklukları toplumun %80’ninde yaşam boyu en az bir kere oluşur ve ‘kendiliğinden’ geçer. Bazı vakalarda (% 4) teşhis ve tedavi edilemediği için SB kronikleşir.

Tüm Somatoform Bozuklukları kadınlarda daha fazla görülür.

Somatoform Bozukluları bir hastalık olmaktan çok bir durum, savunma düzeneği olarak betimlenir Psikodinamik Yaklaşım’da. Bilinçaltı çatışmalar bastırma, yadsıma, yer değiştirme ve konversiyon savunma düzenekleriyle değiştirilmekte ve hastanın bilincinde fiziksel yakınmalar olarak yaşantılanmaktadır Psikodinamik Yaklaşım’a göre. Bu bozukluğu yaşayan kişiler şikayetlerini sözel olarak ifade edemezler. Kendi söyleyemediklerini bedenlerine söyletmeye çalışırlar bilinçaltı bir seçimle.

Somatoform Bozuklukların etiyolojisinde modelleme ve kültürün etkisini de gözardı etmemek gerekir. Çocukluk döneminde aynı ev ortamında kronik bir hastalığı olan birisiyle uzun bir süre yaşayan kişilerin, erişkin olduklarında somatizasyona eğilim gösterdikleri bulgulanmıştır. Erken çocukluk deneyimleri çocuğa hastalanıldığında kuvvetli ilgi alındığını göstermiştir.
Somatoform Bozuklukları’nın oluşmasında yardım çağrısı, odak noktası olma, çevresindekileri kontrol etme, yönetme ya da hasta olmakla elde edilmiş avantajları sürdürme çabasının rolü büyüktür.

Somatoform Bozuklukları
  • Somatizasyon Bozukluğu
  • Konversiyon Bozukluğu
  • Ağrı Bozukluğu
  • Hipkondriazis
  • Vücut Disformik Bozukluğu
olarak alt başlıklara ayırabiliriz.






KONVERSİYON BOZUKLUĞU


Konversiyon Bozukluğu, kişinin duygudurum problemlerini kendisine dahi ifade etmemesi neticesinde gelişen fiziksel semptomlardır.  Konversiyon Bozukluğu organik bir neden olmaksızın genellikle hareket duyu ve nörovejetatif sistem organlarında ortaya çıkan işlev yitimi, azalması ya da çoğalması olarak da tanımlanabilir. Konversiyon Bozukluğu hastaları şikayetlerinin kökeninde psişe ile ilgili problemlerin olduğunun farkında değildirler. Bu şikayetler istemsiz olarak ortaya çıkar. Şikayetler koordinasyon ya da denge bozukluğu, felç ya da bölgesel güçsüzlük, yutma güçlüğü ya da “boğazda yumru”, konuşma zorlukları ve idrar yapamama, dokunma ya da ağrı duyumu kaybı, çift görme, körlük, sağırlık, muhtelif hallüsinasyonlar şeklinde kendisini gösterebilir.


DSM-IV-TR’a göre Konversiyon Bozukluğu:

  1. İstemli motor ya da duyu işlevlerini etkileyen, nörolojik ya da diğer bir genel tıbbi durumu düşündüren bir ya da birden fazla semptom ya da defisitin olması
  2. Bu semptom ya da defisite psikolojik etkenlerin eşlik ettiği yargısına varılır, çünkü bu semptom ya da defisitin başlaması ya da alevlenmesi öncesinde çatışmalar ya da diğer stres etkenleri vardır.
  3. Bu semptom ya da defisit amaçlı olarak ortaya çıkatılmamakta ya da bu tür semptomları varmış gibi davranılmamaktadır (Yapay Bozuklukla ya da Simülasyonda (Temaruz) olduğu gibi).
  4. Yeterli bir incelemeden sonra, bu semptom ya da defisit genel tıbbi bir durum ya da bir madenini doğrudan etkileri ile ya da kültürel olarak uygun bulunan bir davranış ya da yaşantı olarak tam açıklanamaz.
  5. Bu semptom ya da defisit, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli bir işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur ya da tıbbi değerlendirmeyi gerektirir.
  6. Bu semptom ya da defisit ağrı ya da cinsel işlev bozukluğu ile sınırlı değildir, sadece Somatizasyon Bozukluğunun gidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz.

Semptom ya da defisitin tipini belirtiniz:
    • Motor Semptom ya da Defisit Gösteren (örn. Koordinasyon ya da denge bozukluğu, paralizi ya da lokalize güçsüzlük, yutma güçlüğü ya da “boğazda yumru”, afoni ve üriner retansiyon)
    • Duyu Semptomu ya da Defisiti Gösteren (örn. Dokunma ya da ağrı duyumu kaybı, çift görme, körlük, sağırlık ve hallüsinasyonlar)
    • Katılmalar ya da Konvülsiyonlar Gösteren: İstemli motor ya da duyu komponentleri olan konvülsiyonlar ya da katılmaları kapsar
    • Karışık Görünüm Sergileyen: Birden fazla kategorinin semptomları varsa



Konversiyon Bozukluğu hastaları içsel çatışmalarını bu yolla dolaylı olarak çözümlerler. Kişi ifade edemediği bilinçaltı içsel çatışmasını ya da çatışmalarını, yadsıma, bastırma ve yer değiştirme olarak kendisini gösteren savunma mekanizmaları ile fiziksel semptoma dönüştürür.
Bunun yanı sıra kişi çevresi tarafında hasta olması neticesinde zorunluluklarından ve onu zorlayan yaşam koşullarından sorumlu tutulmaz. Hastalığı nedeniyle çevresinden normal zamanlarda alamadığı ilgi ve desteği alır. Bu sayede kişi hastalığı sayesinde çevresini kontrol edebildiğini keşfeder ve kontrol eder. Özellikle bu durum kişinin çevresi tarafından desteklenirse, konversiyon belirtileri pekişir ve süreğenleşir.

Bu birincil ve ikincil kazancın yanı sıra “güzel aldırmazlık” denen özel duygulanım bozukluğu izlenir. Hasta belirtilerinden bahsederken sanki başkasının hastalığından söz ediyormuş gibi kayıtsız kalır. İşte, Charcot’un tanımlamış olduğu “güzel aldırmazlık,” yani belirtiye karşı aldırmazlık, hatta hoşnutluk durumunu, konversiyon mekanizmasının sağlamış olduğu bu birincil kazançla anlayabiliriz.

Bir çok KB hastasında belirtiler zamanla kendiliğinden kaybolur. Bunun oluşabilmesi için KB hastasının ikincil kazançları çevresi tarafından ortadan kaldırılmalıdır. Tedavide ailenin doktorla işbirliği özellikle ikincil kazancın süreğenleşmemesi açısından çok önemlidir.

Kişilerin neden Konversiyon Bozukluğu geliştirdiklerine dair nedenler çok etkenlidir. Psikanalitik yaklaşım konversiyonun bilinçaltı çatışmaların neden olduğu karmaşaların bedensel olarak ortaya çıkması olarak tanımlar. Bunun yanında, kişinin kendisini kelimelerle ifade edememesi neticesinde fiziksel semptom oluşturduğu da başka bir yaklaşımdır. Bu konuda yapılan çalışmaların çoğunda Konversiyon Bozukluğu psikolojik, biyografik ve kişilik faktörleri açısından incelenmiştir. Az sayıda çalışma organik sebeplere odaklanmıştır.  Konversiyon Bozukluğu’nun oluşunda öğrenmenin de önemi vurgulanır. Ayrıca çevresel etkenlerin de rolü büyüktür. Kültürle ilgili çevresel etkenler de Konversiyon Bozukluğu’nda önemlidir. KB öğrenim düzeyi daha düşük olan kırsal bölgelerde kentlere göre daha sık görülür.  Ebeveyn, eş ya da evlat kaybı neticesinde sağlıklı yaşanamayan yas süreçlerinin sıklıkla Konversiyon Bozukluğu oluşturduğunu görülebilir. Yalancı nöbet oluşumunda yaşam öyküsünde cinsel istismar öyküsünün bulunması önem taşır. Nöropsikolojik test bulguları her iki hemisferde de bozukluk olduğunu gösterir Konversiyon Bozukluğu hastalarında.

Konversiyon Bozukluğu batı ülkelerine oranla ülkemizde daha sık görülür. Kadınlarda erkeklere oranla 2-3 kat daha fazla görülür. Her yaşta görülebilen bir bozukluk olan KB en sık 10-35 yaşları arasında görülür. Düşük sosyoekonomik koşullar, düşük öğrenim seviyesi, içgörü blokajı ve düşük zeka düzeyi risk faktörleridir.

Konversiyon Bozukluğu kişin aile, iş ve sosyal yaşamında sorunların oluşmasına yol açar. Kişi sorumluluklarını yeterince yerine getiremez ya da ikincil  kazanç nedeniyle getirmez.

Bu hastalığın belirtileri ilk kez M.Ö. Mısırlılar tarafında tanımlanmış ve nedeninin beden içinde dolaşan rahim olduğu ifade edilmiştir. Bu bozukluğun cinsel doyumsuzluktan kaynaklandığı düşüncesi ilk olarak İlkçağ Yunan uygarlığı dönemine dayanır. ‘Histerik Nevroz’ veya ‘Doyurulmamış Rahim’ olarak adlandırılmıştır o dönemde Konversiyon Bozukluğu. Histeri sözcüğü Yunanca’da dölyatağı, rahim anlamındadır. Hippokrat’tan 16. Yüzyıl’a kadar (Platon, Galenus, Calse, İbn-i Sina) histeri, “uterusun isteklerinin neden olduğu bir hastalık” olarak tanınmıştır.
19.YY ise bu bozukluğun organik bir hastalık olduğu ifade edilmiş ve ‘Grand Hysteria’ adı ile litaratürde ifade bulmuştur. Konversiyon ifadesini ilk kullanan Sigmund Freud’tur. Freud’a göre, bilinçaltında bastırılmış düşünceler dönüştürme mekanizması kullanılarak kişide bu bozukluğu oluşturur.

Belirtilerin aniden ortaya çıktığı durumlarda, o dönemde kişi ağır stres altında ise ve belirtiler bu nedenle ortaya çıkmışsa, altta yatan başka psikiyatrik hastalık veya bedensel hastalık yok ise sonuç genelde iyidir. Hastaların %25 inde ise tedaviye rağmen belirtiler devam edebilir. Konversiyon hastalarının 1/3’ünde bayılma belirtilerinin yanında bedensel belirtiler de olur ve bu belirtiler somatizasyon bozukluğu olarak adlandırılır.

Konversiyon Bozukluğu yaşayan hastalar sıklıkla kuvvetli stresorlar neticesinde oluşan bayılma, dil tutulması, felç, körlük, sağırlık gibi şikayetlerle hastanelerin acil servislerine başvururlar. Bu yakınmalarla başvuran hastalar elbette ki önce nörolojik bir bozukluk ihtimali ile kontrol altına alınırlar. Gerekli fiziksel tetkikler neticesinde herhangi bir patolojiye rastlanmaması durumunda Konversiyon Bozukluğu ile ilgili teşhis ve tedavi protokolü için psikiyatrik muayene gündeme gelir.
Sonrasında farmakoterapi ve psikoterapiden oluşan bir tedavi protokolü uygulanmalıdır. Psikodinamik yaklaşım ile bu tepkilerin altında yatan problemlere ulaşılıp bunların sağlıklı boşaltımı ya da baş etme teknikleri hasta ile birlikte oluşturulmalı ve hastanın kendisini kelimelerle ifade etmesi sağlanmalıdır. Tedavide ailenin işbirliği özellikle ikincil kazanç nedeniyle çok önemlidir.






AĞRI BOZUKLUĞU

Ağrı Bozukluğu’nda kişinin bedeninin bir ya da daha fazla bölgesinde fiziksel bir bulgu olmamasına rağmen sürekli ve şiddetli ağrıların olur. Bu ağrılar kişinin özel, iş ve sosyal yaşamını etkileyecek boyuttadır. Ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde psikolojik etmenlerin önemli bir rolü vardır.

DSM-IV-TR’a göre Ağrı Bozukluğu:

  1. Bir ya da daha fazla anatomik bölgede görülen ağrı klinik görünümün önce gelen özelliğidir ve klinik açıdan değerlendirmeyi gerektirecek denli şiddetlidir.
  2. Ağrı, klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsa, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
  3. Ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde psikolojik etkenlerin önemli bir rolünün olduğu yargısına varılır.
  4. Bu semptomlar belirli bir ama  yönelik olarak ortaya çıkarılmamakta ya da bu tür semptomları varmış gibi davranılmamaktadır (Yapay Bozuklukta ya da Simülasyon (Temaruz) odluğu gibi).
  5. Ağrı, bir Duygudurum, Anksiyete Bozukluğu ya da Psikotik Bozuklukla daha iyi açıklanamaz ve Disproni için tanı ölçütleri karşılamamaktadır.

Tipleri:
  1. Psikolojik Etkenlerin Eşlik Ettiği Ağrı Bozukluğu: Ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde psikolojik etkenlerin başlıca rolü oynadığı yargısına varılır. (Genel tıbbi bir durum varsa bile bu durum ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da süremsinde başlıca rolü oynamamaktadır.)  6 aydan daha kısa süren durumlarda akut, 6 aydan uzun süren durumlarda ise kronik Ağrı Bozukluğu teşhisi konur.
  2. Hem Psikolojik Etkenlerin, hem de Genel Tıbbi bir Durumun Eşlik Ettiği Ağrı Bozukluğu: Ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde hem psikolojik etkenlerin, hem de genel tıbbi bir durumun önemli rolünün olduğu yargısına varılır. 6 aydan daha kısa süren durumlarda akut, 6 aydan uzun süren durumlarda ise kronik Ağrı Bozukluğu teşhisi konur.
  3. Genel Tıbbı bir Durumun Eşlik Ettiği Ağrı Bozukluğu: Ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde genel tıbbi bir durumun başlıca rolü oynadığı yargısına varılır. (Psikolojik etkenler varsa bile, bu etkenler ağrının başlangıcı, şiddeti, alevlenmesi ya da sürmesinde başlıca rolü oynamamaktadır.)


Ağrı Bozukluğu yaşayan kişiler gerginliklerini (yaşadıkları kayıplar, koydukları hedefe ulaşamamalarınız, v.b. gibi travmatik stresorlarda), yaşadıkları başarısızlık ve suçluluk duygularını ağrı üzerinden dışa vurarak zorluk yaşadıkları sorunların ağırlığını istemsiz olarak hafifletip bu tarz düşüncelerden ağrıları sayesinde istemsiz olarak uzaklaşırlar. Stres ve çatışma, ağrının tetiklenmesinde ve şiddetlenmesinde birincil etkidedir. Ağrı Bozukluğu’na sıklıkla depresyon eşlik eder. Ağrı Bozukluğu olan hastalar çevreleri tarafında istemsiz bir biçimde ödüllendirildiklerinde Ağrı Bozukluğu’nun şiddeti yükselir. Çevresi, kişiye şikayetleri nedeniyle özenli, ilgili davrandıkça, sorumluluklarını talep etmez hale geldikçe, ağrı şikayetleri yoğunlaşır. Burada da tıpkı diğer Somatizasyon Bozuklukları’nda olduğu gibi birincil ve ikincil kazançlar devrededir.
Psikolojik problemi olmasını zayıflık olarak gören kişilerde sıklıkla görülür Ağrı Bozukluğu.

Ağrı Bozukluğu yaşayan kişiler ağrıyı gidermek için bağımlılık ya da bedende hasar yaratabilecek ilaç kullanabilirler. Çok şiddetli ve çözümsüz gibi görünen Ağrı Bozukluğu’nda özkıyım düşüncelerinin de oluştuğu gözlemlenmiştir.

Ağrı Bozukluğu’nda beyin yapısındaki duysal ve limbik yapılara ait anomalilerin de ağrının şiddetini belirlemede etkisi vardır.

Ağrı Bozukluğu kadınlarda erkeklere oranla daha fazla görülür. Herhangi bir yaşta başlayabileceği gibi, görülme sıklığı 30-50 arasındadır. Bu bozukluğu yaşayan kişilerin birinci derecedeki akrabalarında depresyon, madde kötüye kullanımı ve Ağrı Bozukluğu daha sık görülmektedir.

AB’nun psikodinamik nedenlerinin dışında, endojen olarak endorfin eksikliğinin de etkisi olduğu düşünülmektedir.

Tüm Somatizasyon Bozuklukları’nda olduğu gibi öncelikle fiziki tetkikler yapılmalıdır. Herhangi bir bulgu olmaması durumunda kişi bir psikiyatra başvurmalıdır. Tedavi protokolü farmakoterapi ve psikoterapi kombinasyonu ile oluşturulmalıdır.  Ağrı Bozukluğu’nda psikodinamik yaklaşım ile altında yatan nedenler bulunmalı ve baş etme teknikleri geliştirilerek kişinin kendisini kelimelerle ifade etmesi sağlanmalıdır. Terapistin ağrılara karşı empati ile yaklaşması, ancak pekiştirici bir tutum içinde olmaması gerekmektedir.






HİPOKONDRİAZİS


Hipokondriazis hastaları vücut fonksiyonları ile yüksek oranda ilgilidir. Herhangi bir geçerli fiziksel hastalığı olmamasına rağmen kişi fiziksel semptomlar ile yüksek oranda ilgilidir. Sağlığı ile ilgili kaygıları yaşamını yönlendirir, aktivitelerini kısıtlar, çevre ilişkilerini bozar. Hipokondriazis hastaları somatik işlevler ile ilgilerinin psikolojik olduğunu göremezler. ‘Hastalık hastalığı’ diye bilinen bu hastalık kişinin vücut belirtilerini yanlış yorumlayıp ciddi bir hastalığa yakanlandığı korkusu ile yapılan yeterli tıbbi değerlendirmelerin sonuçlarına güvenmeyip hastalık düşüncelerini devam ettirmesidir. Hipokondriaklar sıklıkla başvurdukları hekimin yetersiz olduğuna kanaat getirirler.

DSM-IV-TR’a göre Hipokondriazis:

  1. Kişinin vücut semptomlarını yanlış yorumlamamasına bağlı olarak, ciddi bir hastalığı olacağı korkusunu ya da ciddi bir hastalığı olduğu düşüncesini taşıyıp durması
  2. Yeterli tıbbi değerlendirme yapılmasına ve güvence verilmesine karşın bu düşünceler sürüp gitmektedir.
  3. A Tanı Ölçütündeki inanç hezeyan yoğunluğuna değildir ve görünümü hakkında çerçevesi belirli bir kaygı ile sınırlı (Vücut Dismorfik Bozukluğu’nda olduğu gibi) değildir.
  4. Bu düşünceler klinik açıdan belirgin bir sıkıntıya ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
  5. Bu bozukluk en az 6 ay sürer.
  6. Bu düşünceler, Yaygın Anksiyete Bozukluğu, Obsesif-Kompulsif Bozukluk, Panik Bozukluğu, bir Majör Depreseif Epizod, Ayrılma Anksiyetesi ya da diğer bir Somatoform Bozukluk olarak açıklanamaz.
İçgörüsü Az Olan Kişilerde: Çoğu zaman kişi, o sıradaki epizoda, ciddi bir hastalığının olmasıyla ilişkili kaygısının aşırı ya da anlamsız olduğunu kabul etmemektedir.


Hipokondriaklar sıklıkla kendileri için istemsiz uygun gördükleri hastalık nedeniyle özel muamele ve özel bir tedavi şekli beklentisi içinde olabilirler. Bu durumda sürekli yakınan Hipokondriak özel yaşamında mutsuz, iş hayatında başarısız olmaya başlar. Bir süre sonra çevrelerindekiler kişinin şikayetlerinin gerçekçi olmadığını görür ve kişiyi dinlemekten vazgeçerler.

Hipokondriazis ilk olarak Hipokrat tarafından ifade edilmiştir. Hipokondriazis kaburgaların altındaki bölge anlamına gelen Latince hypochondrium’dan köklenir. Hipokondriaklar genellikle gastrointestinal bölge şikayetleri ifade ederler.

Hipokondriaklar sürekli ilgi ve sevgi ararlar. İhtiyaç duydukları bu ilgi ve sevgiyi çeşitli sebeplerle doğal ve normal yollardan alamayacaklarına istemsiz bir şekilde karar verip, bu ilgiyi hastalıkları ve şikayetleri ile alabileceklerine inanırlar. Hastalığın sıklıkla görüldüğü bir diğer gurup ise depresif ya da Anksiyete Bozukluğu olan kişilerdir.

Psikodinamik yaklaşım Hipokondriazis’in nedenlerini kişinin başkalarına karşı hissettiği öfkeyi, düşmanca düşüncelerini içine atması sonucu, bu duyguları fiziksel yakınmalara dönüştürmesi olarak görür.  Kişide varolan çevreye yönelik saldırgan ve öfke yüklü dürtüler bastırma ve yer değiştirme mekanizmaları ile fiziksel şikayet haline dönüştürülür. Hissedilen öfke kişinin geçmişte yaşadığı kayıp, yakınlarının hastalığı, çevrenin kendisini reddetmesi, ihtiyaç duyduğunda yeterli desteği vermemesi ve yaşadığı hayal kırıklıkları ile ilgilidir. Ayrıca bu durum kişinin hissettiği öfke ve saldırgan dürtüler nedeniyle oluşan suçluluk duygusuna karşı bir savunma, düşük banlik algısı ya da kuvvetli narsistik ilginin bir sonucudur. Bu suçluluk duygularının neticesinde gelişen cezayı hakketme düşüncesi, kişinin vücudunda bir takım şikayetleri oluşturmasına sebep olur.
Hastalığın ortaya çıkışında belirgin bir biçimde psikolojik stres bulunur. Olayı tetikleyen sebepler arasında; ani öfke, kayıp sonrası yas, fiziksel şiddet, cinsel taciz veya hayati tehlike oluşturabilecek bir kaza sayılabilir. Aile yaşantıları da zorludur.
Hipokondriak kişi bu psikolojik çatışmalara karşı uyumu yakalayamamıştır.
Bu kişilerde ağrıya ve diğer belirtilere karşı yapısal bir duyarlılık, ailevi yatkınlık, stres karşısında psikolojik yaklaşımları önemsemeyen kültüre sıklıkla rastlanır.

Hipokondriazis’in görülme sıklığı kadın ve erkeklerde farklılık göstermez. Belirtiler herhangi bir yaşta başlayabilmekle birlikte, en çok 20-30 yaş aralığında görülür.

Türkiye ruh sağlığı profili çalışmasında 12 aylık hipokondriazis yaygınlığı kadınlarda % 0.8, erkeklerde % 0.3, tüm nüfusta % 0.6 olarak verilmektedir.

Hipokondraizis tedavisinde hastaların 1/3’ü yeterli düzeyde iyilişme gösterir. Bu grup genelde yüksek sosyoekonomik düzey, tedaviye cevap veren depresyon ve anksiyetenin eşlik etmesi, belirtilerin aniden başlaması ve eşlik eden herhangi bir kişilik bozukluğunun almadığı hastalardan oluşur. Hipokondriaklar genelde tedaviye dirençlidir. Hipokondriazis’te de birincil ve ikincil kazanç söz konusudur.
Hipokondriazis tedavisi iki ayaklı olarak uygulanır; farmakoterapi ve psikoterapi. Psikodinamik yaklaşım; bu bozukluğa temel hazırlayan nedenleri bulduktan sonra baş etme teknikleri konusunda ustalaşmayı kullanır. Kişinin kendisini kelimelerle ifade etmeyi öğrenmesi terapinin temel amacıdır. Tedavide ailenin işbirliği diğer Somatoform Bozuklukları’nda olduğu gibi önemldir.






VÜCUT DİSMORFİK BOZUKLUĞU


Vücut Disformik Bozukluğu’nda kişi görünüşünde başkalarına göre normal ama kendisine göre kusurlu, çirkin, bozuk olarak algıladıkları vücut alanları ile sürekli takıntılı bir şekilde meşguldür. Bu kişiler hayali veya önemsenmeyecek kadar ufak bir beden kusurunu çarpıtıp abartırlar. Bu durum kişide belirgin bir sıkıntı yaratarak kişisel, mesleki ve sosyal işlevselliğinde bozulmaya neden olur. Vücut Disformik Bozukluğu süreğen ve dalgalanan bir seyir gösterir. VDB’na sıklıkla Depresyon ve Anksiyete Bozukluğu eşlik eder.


DSM-IV-TR’a göre Vücut Disformik Bozukluğu:

  1. Görünümündeki hayali bir kusur ile uğraşıp durma. Hafif fizik anomali varsa bile, kişini kaygısı buna göre belirgin olarak aşırıdır.
  2. Bu uğraş, klinik açıdan belirgin bir sıkıntı ya da toplumsa, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
  3. Bu uğraş, başka bir mental bozuklukla daha iyi açıklanamaz (örn. Anoreksiya Nervoza’daki vücut biçimi ve ölçüleri ile ilgili hoşnutsuzluk).


Görülme nedenleri Yeme Bozuklukları’ndakilerle aynıdır. Toplumun zayıflığa çok değer verdiği kesimlerde de daha sık rastlarız AN’ya.  Toplumun dış görünüşe verdiği bu önem, kozmetik ve tekstil sektörünün sunduğu idoller gençlerin bu aksaklıklara sahip olanlarıı tetiklemektedir.

Vücut Disformik Bozukluğu’nun başlamasında ilk gençlik dönemlerinde kişinin vücutlarına yönelik yapılan eleştir ve kullanılan olumsuz ifadelerin kuvvetli etkisi olabilmektedir.

Vücut Disformik Bozukluğu daha çok ergenliğe giriş ve erken ergenlik dönemlerinde yaşlarında başlar.  Kadınlarla erkeklerde aynı sıklıkta görülür.
Öncelikle başvurulan uzmanlar estetik cerrahlardır.
Genel toplumda görülme sıklığı %0,1-1 oranındadır.

Vücut Disformik Bozukluğu’nda tedavi iki ayaklı olmalıdır; farmakoterapi ve psikoterapi. Psikoterapide öncelikle psikodinamik yaklaşım, sonrasında da bilişsel-davranışçı yaklaşım kullanılması doğru olacaktır. Kişi bu bozukluğa sebep olanlarla yüzleştikten sonra, doğru baş etme teknikleri geliştirerek vücudunu sevmeyi, olduğu gibi kabul etmeyi öğrenmelidir. Vücudumuzu değiştirmek yerine bakış açımızı ve algımızı değiştirmek daha sağlıklı ve doğru olandır.






SOMATİZASYON BOZUKLUĞU

   


Fiziksel bir dayanağı olmamasına rağmen yaşanan psikolojik problemler nedeniyle oluşan fiziksel şikayetler Somatizasyon Bozukluğu olarak adlandırılır. Somarizasyon Bozukluğu’nda bulguları açıklayacak bir fizyolojik durum söz konusu değildir. Kişi psikolojik problemlerini bedensel şikayetler ile dile getirmektedir SB’nda.

DSM IV-TR’a göre Somatizasyon Bozukluğu şöyle ifade edilir:

A.  Birkaç yıllık bir dönem içinde ortaya çıkan, tedavi arayışları ya da toplumsal, mesleki ya da
  önemli diğer işlevsellik alanında bozulma ile sonuçlanan ve 30 yaşından önce başlayan çok 
  sayıda fizik yakınma öyküsünün olması.

B.  Aşağıdaki tanı ölçütlerinden her biri karşılanmış olmalıdır.Herhangi tek bir semptom bu 
     bozukluğun gidişi sırasında herhangi bir zamana ortaya çıkabilir.
     1. dört ağrı semptomu: En az dört ayrı yer ya da işlevle ilişkili ağrı öyküsünün olması.(örn.
         baş, karın,sırt, eklemler, ekstremiteler, göğüs, rektum, menstruasyon sırasında, cinsel ilişki
         sırasında ya da idrar yapma sırasında)
     2. iki gastro intestinal semptom: Ağrı dışında en az iki gastrointestinal semptom öyküsünün
         bulunması (örn.bulantı, şişkinlik, gebelik sırasında olanın dışında kusma, diyare ya da
         birçok değişik yiyeceğin dokunması.)
      3. bir cinsel semptom: Ağrı dışında en az bir cinsel ya da üreme organlarıyla ilgili semptom
          öyküsünün olması (örn. cinsel ilgisizlik, erektil ya da ejakülatuvar işlev bozukluğu,
          menstruasyonların düzensiz olması, aşırı nestruel kanama, gebelik boyunca kusma)
      4. Bir psödonörolojik semptom:  Ağrı ile sınırlı olmayan ve nörolojik bir durumu düşündüren
          en az bir semptom ya da defisit öyküsünün bulunması (koordinasyon ya da denge
          bozukluğu gibi konversiyon semptomları, paralizi ya da lokalize güç yitimi, yutma güçlüğü
          ya da boğazda düğümlenme duygusu, afoni, üriner retansiyon, hallüsinasyonlar, dokunma
          ya da ağrı duyumu yitimi, çift görme, körlük, sağırlık, katılmalar; amnezi gibi dissosiyatif
          semptomlar; bayılma dışında bilinç yitimi)

C.  Aşağıdakilerden ya 1. ya da 2. vardır:
      1.  yeterli bir incelemeden sonra B Tanı Ölçütlerindeki semptomların hiçbiri bilinen genel
          tıbbi bir durum ya da bir maddenin (örn. Kötüyekullanılabilen bir ilaç, tedavi için
          kullanılan bir ilaç) doğrudan etkileri ile tam açıklanmaz.
      2.  ilişkili genel tıbbi bir durum olsa bile fizik yakınmalar ya da bunların bir sonucu olarak
           ortaya çıkan toplumsal ya da mesleki bozulma, öykü, fizik muayene ya da laboratuar
           bulgularına göre beklenenden çok daha fazladır

D. Bu semptomlar amaçlı olarak ortaya çıkartılmamakta ya da bu tür semptomları varmış gibi davranılmamaktadır (Yapay Bozuklukta ya da Simülasyonda (Temaruz) olduğu gibi).


Somatoform Bozukluları bir hastalık olmaktan çok bir durum, savunma düzeneği olarak betimlenir Psikodinamik Yaklaşım’da. Bilinçaltı çatışmalar bastırma, yadsıma, yer değiştirme ve konversiyon savunma düzenekleriyle değiştirilmekte ve hastanın bilincinde fiziksel yakınmalar olarak yaşantılanmaktadır Psikodinamik Yaklaşım’a göre. Bu bozukluğu yaşayan kişiler şikayetlerini sözel olarak ifade edemezler. Kendi söyleyemediklerini bedenlerine söyletmeye çalışırlar bilinçaltı bir seçimle.

Somatoform Bozuklukların etiyolojisinde modelleme ve kültürün etkisini de gözardı etmemek gerekir. Çocukluk döneminde aynı ev ortamında kronik bir hastalığı olan birisiyle uzun bir süre yaşayan kişilerin, erişkin olduklarında somatizasyona eğilim gösterdikleri bulgulanmıştır. Erken çocukluk deneyimleri çocuğa hastalanıldığında kuvvetli ilgi alındığını göstermiştir.
Somatoform Bozuklukları’nın oluşmasında yardım çağrısı, odak noktası olma, çevresindekileri kontrol etme, yönetme ya da hasta olmakla elde edilmiş avantajları sürdürme çabasının rolü büyüktür.

Somatizasyon Bozukluğu görülen kişilerin ilk çocukluk yıllarında bakıcıları ile aralarında anksiyeteli bağlanma davranışı olduğı gözlemlenmiştir. Sorunlarını kelimelerle ifade etmek yerine somatik olarak ifade ederler. Modelleme de önemli bir etkendir.

Somatizasyon Bozukluğu 30’lu yaşlardan önce başlar. Genellikle uzun yıllara yayılan kronik bir seyir gösterir. Bedensel yakınmalar için genellikle ruh sağlığı uzmanlarına başvurulmadığı için, kişinin yakınmalarının düzelmemesi ve kronikleşmesi söz konusudur. Ayrıca bu durum çok miktarda ilaç kullanımına ve buna bağlı gelişen yan etkilere de yol açmaktadır. Bu durum kişinin evlilik, iş ve sosyal yaşantısını olumsuz yönde etkiler.

Tüm toplumda, bu hastalığa ömür boyu yakalanma riski % 0.1-0.5’tir. Kadınlarda 5-20 kat daha çok görülür. Bu kişilerin aile öyküsünde benzer hastalığı olan kişilere rastlanır. Bu tanıyı almış kişilerin anne ve kız kardeşlerinde Somatizasyon Bozukluğu %10-20 dolayında görülür. Genel olarak alt sosyoekonomik katmanın üyesi, eğitim düzeyi düşük kadın hastalarda somatizasyonun daha sık görüldüğü düşünülmektedir. Tek ebeveyn olma, yalnız yaşama ve işsizlik de riski artıran faktörlerdir. Somatizasyon hastalığı gelişmekte olan ülkelerde, gelişmiş ülkelere oranla daha fazla görülüyor.

Somatizasyon Bozukluğu yaşayan kişiler tüm yaşamları boyunca hasta olduklarına ilişkin bir inanç taşırlar.Yaşamları boyunca şikayetlerinin olmadığı bir yıllık bir dönem yok gibidir. Somatizasyon Bozukluğu kronik, ancak dalgalanan bir bozukluktur.
Somatizasyon Bozukluğu yaşayan kişiler yaşam koşulları ağırlaştıkça daha şiddetli semptomlar gösterir, hatta semptomlarına yenileri eklenir. Yakınmaların hafiflediği iyilik dönemleri genellikle bir yılı aşmaz. Yıllarca süren Somatizasyon Bozukluğu hastalarında sosyal yeti yitimi görülen hasta oranı % 80’lere varır.
Somatizasyon Bozukluğu tedavisi zordur. Bundaki en önemli etken, bu bozukluğu yaşayan kişilerin hastalık genellikle kronikleştikten sonra ruh sağlığı uzmanlarına başvurmalarıdır. Tedavinin ilk aşamasında öncelikle Somatizasyon Bozukluğu yaşayan kişiye sonrasında da ailesine bu durumun psikolojik bir bozukluk olduğu anlatılmalıdır.
Somatizasyon Bozukluğu tedavisi çift ayaklı yürümelidir, farmakoterapi ve psikoterapi. Uzun soluklu bir psikoterapi ihtiyacı vardır sağaltım için. Kişinin Somatizasyon Bozukluğu geliştirmesindeki dinamiklerin tanınmasından sonra, kişinin duygularını fark edip kelimelerle ifade etmeyi öğrenmesi, terapinin en önemli kısmıdır.

19 Şubat 2012 Pazar

DİSSOSİYATİF AMNEZİ (Psikojenik Amnezi)



Dissosiyatif Amnezi (Psikojenik Amnezi) DSM-IV-TR’da şöyle tanımlanır:

  1. Başlıca bozukluk, genellikle travmatik olan ya da stres doğuran önemli kişisel bilgileri sıradan bir unutkanlıkla açıklanamayacak bir biçimde anımsayamama epizod ya da epizodlarının olmasıdır.
  2. Bu bozukluk sadece Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu, Dissosiyatif Füg, Travma Sonrası Stres Bozukluğu, Akut Stres Bozukluğu ve bir maddenin (örn. kötüyekullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. Kafa Travamsına Bağlı Amnestik Bozukluk) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.
  3. Bu semptomlar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsa, mesleki alanlarda ya da işlevselliğin önemli diğer alanlarında bozulmaya neden olur.




DİSSOSİYATİF FÜG (Psikojenik Füg)

   


Dissosiyatif Füg (Psikojenik Füg) DSM-IV-TR’da şöyle tanımlanır:

  1. Başlıca bozukluk, geçmişini unutup, birden, beklenmedik bir biçimde evinden ya da alışageldiği işyerinden ayrılıp gitmedir.
  2. Kişisel kimlik konfüzyonu ya da yeni bir kimliğe bürünme (kısmen ya da tamamen).
  3. Bu bozukluk sadece Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu sırasında ortaya çıkmamaktadır ve bir maddenin (örn. kötüyekullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. temporal lob epilepsisi) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.
  4. Bu semptomlar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsal, mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.




DİSSOSİYATİF KİMLİK BOZUKLUĞU (Çoğul Kimlik Bozukluğu)

   


Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu (Çoğul Kimlik Bozukluğu) DSM-IV-TR’da şöyle tanımlanır:

  1. İki ya da daha fazla birbirinden ayrı kimliğin ya da kişilik durumun varlığı (her birinin kendi içinde oldukça süreklilik gösteren çevre ve benlik algısı, ilişki kurma ve düşünce biçimi vardır).
  2. Bu kimliklerden ya da kişilik durumlarından en az ikisi kişinin davranışlarını zaman zaman denetim altında tutar.
  3. Önemli kişisel bilgileri sıradan bir unutkanlıkla açıklanamayacak bir biçimde anımsayamama.
  4. Bu bozukluk bir maddenin (örn. Alkol Entoksikasyonu sırasında görülen “blackout”lar ya da kaotik davranış) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. kompleks parsiyel katılmalar) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir. Not: Çocuklardaki semptomlar hayali oyun arkadaşlarına ya da başka tür bir oyun fantezisine bağlanmaz.




DEPERSONALİZASYON BOZUKLUĞU

   


Depersonalizasyon Bozukluğu DSM-IV-TR’da şöyle tanımlanır:

  1. Kişinin mental süreçlerinden ya da bedeninden ayrıldığı hissinin olduğu ya da sanki bunlara dışarıdan bir gözlemciymiş gibi bakıyor olduğu, sürekli ya da yineleyen yaşantıların olması (örn. riyadaymış gibi hissetme).
  2. Depersonalizasyon yaşantısı sırasında gerçeği değerlendirme yetisi bozulmaz.
  3. Bu semptomlar klinik açıdan belirgin bir strese ya da toplumsa mesleki alanlarda ya da önemli diğer işlevsellik alanlarında bozulmaya neden olur.
  4. Depersonalizasyon yaşantısı sadece Şizofreni, Panik Bozukluğu, Akut Stres Bozukluğu ya da diğer bir Dissosiyatif Bozukluk gibi başka bir mental bozuklkğun dgidişi sırasında ortaya çıkmamaktadır ve bir maddenin (örn. kötüyekullanılabilen bir ilaç, tedavi için kullanılan bir ilaç) ya da genel tıbbi bir durumun (örn. temporal lob epilepsisi) doğrudan fizyolojik etkilerine bağlı değildir.

YEME BOZUKLUKLARI

Yeme bozuklukları; vücut ağırlığı takıntısı, vücudun şekli ile ilgili olumsuz düşünceler ve beraberinde getirdiği duygulanım bozukluklarının olduğu bir durumdur. Bu bozukluk kişinin genel vücut sağlığını etkileyen, hatta tedavi edilmezse, ölümle sonuçlanabilen bir bozukluktur. Yeme Bozuklukları; Anorexia Nervosa, Bulimia Nervosa ve Başka Türlü Adlandırılamayan Yeme Bozuklukları olarak üç ana gruba ayrılır. AN yemek yemeyi tamamen durdurma, BN aşırı yeme ve kusma, BTAYB ise kusma olmadan aşırı yeme, yemeği çiğneyip yutmadan çıkartma ve diğer normal dışı yeme alışkanlıkları ile betimlenir. Yeme Bozuklukları, sonuçları hayati tehlike içeren ciddi bir bozukluktur.

Yeme Bozuklukları Beslenme Bozukluklarından farklıdır. Beslenme Bozuklukları daha çok bebek ve küçük çocuklarda görülür ve büyüme ve gelişmeyi olumsuz etkileyebilecek çeşitli organik ve nonorganik nedenlerden kaynaklanabilir.


Henüz DSM’in tanı ölçütlerinde yer almayan, bir sonraki Manuel için önerilen, ancak son yıllarda gelişmiş batı ülkelerinde ciddi bir hasta grubu oluşturan bir Yeme Bozukluğu da Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’dur. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişiler vücut şekilleri ve kilolarına takıntılı olmalarına rağmen yemelerini kontrol edemez ve sıklıkla fazla miktarda yerler. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişilerin büyük bir kısmı obezdir. Ancak Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu’nun Obezite’den önemli farkları vardır. Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu olan kişiler streslerini, duygularını, duygudurum zorluklarını yönetmenin bir yöntemi olarak yemek yerler. Ancak yediklerini farklı yollardan çıkartmak gibi bir kaygıları yoktur. Sadece yerler. Diğer Yeme Bozuklukları gibi Tıkınırcasına Yeme Bozukluğu da genellikle kadınlarda görülür.




ANOREKSİYA NERVOZA

   
 Anorexia Nervosa bir yeme bozukluğu türüdür.
AN bireyin beden algısının bozularak kendisini şişman algılaması neticesinde beslenmeyi reddederek aşırı kilo kaybı yaşaması olarak da tanımlanabilir. AN özellikle genç kadınlarda görülür. Yemek yememe, çok az uyuma ve buna rağmen çok aktif olma AN’nın belirgin başlangıç göstergeleridir. Sonrasında AN’lı kişi çok şişmanladığı kanısı ile abartılı bir biçimde rejim uygulamaya başlar. AN hastası kişiler kendini kusturmanın yanı sıra abartılı gıda rejimi ile birlikte aşırı hareket, laksatif, diüretik ve iştah baskılayıcı ilaç da kullanırlar. Önceleri kontrol edilebilen iştah bir süre sonra gerçekten de yok olur ve zayıflama normal ölçüleri aşar.

Anoreksikler yemek yememelerine rağmen iştahlıdırlar ve sürekli yemek ile ilgilenirler. Yemek tarifi okurlar, asla pişirmeyecekleri yemek tarifleri toplarlar ve arkadaşları ile ailelerine büyük bir özenle yemek hazırlarlar. Ancak kendileri yemezler.
Anorexia nervasa hastaları kendilerini olduklarından daha kilolu görür. Hatta klinik ortamda boy aynası karşısında bedenlerinin çeperini çizmeleri istendiğinde, beden çeperlerini olduğundan çok daha geniş çizerler.

Bir kişiye DSM-IV TR’a göre AN tanısı konabilmesi için aşağıdaki şartların oluşmuş olması gerekir:
  • Yaşı ve boy uzunluğu için olağan sayılan en az kiloda ya da bunun üzerinde bir vücut ağırlığına sahip olmayı kabul etmeme (örn. Beklenenin %85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açan bir kilo kaybı ya da büyüme dönemi sırasında, beklenenin %85’inin altında bir vücut ağırlığına sahip olmaya yol açacak bir biçimde beklenen kilo alımını gerçekleştirmeme).
  • Beklenenin altında bir vücut ağırlığına sahip olmasına karşın kilo almaktan ya da şişman biri olmaktan aşırı korkma.
  • Kişinin vücut ağırlığı ya da biçimini algılama biçiminde bozukluk olması, kendini değerlendirmede vücut ağırlığı ya da biçiminin anlamsız bir etkisinin olması ya da o sırada vücut ağırlığının düşük olmasının önemini inkar etme.
  • Kadınlarda menarş sonrası amenore, yani en az üç ardışık menstruel siklusun olmaması (Sadece hormon verilmesi sonrası menstruasyon dönemleri oluyorsa, o kadın amenoresi olduğu düşünülür, örn. östrojen uygulaması).


AN’yı kısıtlı tip ve tıkınırcasına yeme/çıkartma tip olarak iki alt başlıkta topluyoruz.
Kısıtlı Tip: AN’nın bu epizodu sırasında kişi düzenli olarak tıkınırcasına yeme ya da çıkartma (yani, kendisini yol açtı kusma ya da laksatiflerin, diüretiklerin ya da lavmanların yanlış yere kullanımı) davranışını göstermemiştir.
Tıkınırcasına Yeme/Çıkartma Tipi: AN’nın bu epizodu sırasında kişi düzenli olarak tıkınırcasına yeme ya da çıkartma (yani, kendisinin yol açtığı kusma ya da laksatiflerin, diüretiklerin ya da lavmanların yanlış yere kullanımı) davranışı göstermiştir.
Bu tip AN hastalarında kişilik bozukluklarına, dürtü kontrol bozukluklarına, madde bağımlılığı ve özkıyım girişimlerine daha sık rastlanmaktadır.

AN genellikle ilk veya orta ergenlik döneminde başlar. Görülme yaşı 11-40 arasındadır. Toplumda % 1 oranında görülür.  AN vakalarında kadınların erkeklere oranı 20/1. Ergenlikte  AN teşhisi konan erkeklerin oranı % 5’tir. Yüksek ve orta sosyokültürel düzeyde daha sık görülür. Ancak son yıllarda 40 yaş üstü kadınlarda ve 19 yaş üstü erkeklerde de artan oranlarda görülmeye başlanmıştır. Anoreksiklerde yaygın endokrin bozukluk vardır.

AN’da hastanın ya da ebeveynin anamnezde ifade ettiği davranışsal belirtileri sıralayacak olursak:
  • Gıdalar, kalori, kilo, yağ oranı hesapları ve diyet ile aşırı ilgi
  • Kilo konusunda aşırı ilgi ve kaygı
  • Kilo fazlası olmadığı halde diyet yapma
  • Kilo fazlası olmasa bile kendisini şişman olarak değerlendirme
  • Açlığı inkar etme
  • Normal ölçüde yemiş bile olsa, midesinde aşırı şişlik hissetme
  • Aşırı egzersiz yapma
  • Sık sık tartılma veya vücut oranlarını ölçme
  • Yeme davranışındaki değişiklikler
  • Gıda biriktirme ya da atma
  • Başkaları ile beraberken yemek yemekten kaçınma
  • Gizli yeme
  • Yemeklerden sonra sık sık banyoya gitme
  • Kusma, laksatifler, diüretikler, iştah baskılayıcı ilaçlar, kuvvetli egzersizler veya gıda alımında kısıtlama yoluyla kilo kontrolü sağlama
  • Sosyal ortamlardan kendini geri çekme
  • Sinirlilik
  • Duygudurum dalgalanmaları
  • Duygudurum enerjisindeki kayganlık
  • Kendini aşırı eleştirme
  • Hoşlandığı aktivitelerden uzaklaşma
  • Tepkisel davranış kalıpları

AN’da gözlemlenen fiziksel semptomları sıralayacak olursak:
  • Kuvvetli kilo kaybı ve kiloda sık dalgalanma
  • Kadınlarda amenore
  • Kadınlarda amenore  ve ovulasyonun gerçekleşmemesi nedeniyle üreme yeteneğinin kaygı
  • Bayılma hissi
  • Letarji (uyanıklığın belirgin azalması)
  • Güçsüzlük
  • Deride kuruluk
  • Saç kaybı
  • Tırnak kalitesinde bozulma
  • Kabızlık
  • Vücutta ödem
  • Erkeklerde impotenz

AN’in genetik nedenlerinin yanı sıra psikososyal nedenlerine baktığımızda, çocuğun birey olarak gelişmesini güçleştiren bir aile patolojisi bulgularız.  Anoreksiklerin aileleri tarafından kuvvetli rasyonel başarı beklentisiyle yüklendiğini görürüz. Bu tarz aile yapılarında rasyonel başarının gerçekleşmemesi belirgin yöntemlerle cezalandırılmaz. Bu tarz ailelerde bu başarısızlık, çocuğun ailenin güvenini sarsması olarak algılanır ve ifade edilir. Bunu ipek eldiven içindeki demir yumruk olarak betimlemek mümkündür.
AN hastalarının büyüme döneminde desteklenen cinsel çocuksulukları; cinsel ilişki kurma ve gebe kalma ile ilgili kuvvetli korkuları; büyüme, anneden ayrılma ve bireyleşmeye karşı kuvvetli korkuları bulgulanabilir.
Aile hikayelerinde ölüm, ayrılık, alkol ve kumar gibi sorunlar olan gençlerde daha sık görülür.
Çevrenin yargılarına çok önem veren ailelerin çocuklarında daha sıklıkla bulgulanır AN.
Majör depresyon bu ailelerde genel nüfusa oranla daha sık görülür.
Toplumun zayıflığa çok değer verdiği kesimlerde de daha sık rastlarız AN’ya.  Toplumun dış görünüşe verdiği bu önem, ergenin bağımsız olma ve sosyalleşme çabaları ile aileden koparak bireyleşme süreçlerinde bedenleri ile aşırı ilgilenmelerine neden olmaktadır. Gençlerin yaşamla ve bilgiyle ilgili donanımları yeterli olmadığı için, yaşamda kendilerini tek ifade etme alanı dış görünüşleridir. Kozmetik ve tekstil sektörünün sunduğu idoller kendilerini bedenleri ile ifade etmeyi seçen gençlerin yukarıda anlatılan aksaklıklara sahip olanlarında yeme bozukluklarını tetiklemektedirler.

AN depresyonun ve kendine zarar verme davranışının da bir dışa vurumu olabilir.
Anoreksikler takıntısallığa ve mükemmeliyetçiliğe yatkındırlar.
Aslında hastalar için AN başkalarının karar vermesine karşı çıkabildikleri bir dirençtir. Anoreksikler üzerinde söz sahibi olabilecekleri, kendilerine bırakılmış tek alan olan kendi bedenlerini kontrol ettiklerine inanırlar.

Anoreksik hastalar güçsüz ve etkisiz olduklarına yönelik kesin bir inanç taşırlar. Daha çok kusursuz bir kız  çocuğu imgesiyle kendilerini erişkin yaşamın zorluklarından korumak isterler. Beden, benlikten ayrı ve ebeveyne ait bir parça gibi algılanır. Anoreksikler büyürken özerkleşmeleri asla desteklenmemiştir. Beden işlevlerinin denetiminin kendilerinde olmadığına inanarak yaşamışlardır. Anoreksiklerin çocukluğuna baktığımızda, genellikle ebeveynlerini memnun etmeye çalışan iyi ve uslu  “kız çocukları” geçmişi gözlemleriz. Ergenlikle beraber bu davranış kalıbı olumsuzlaşır. Anoreksik ergen bu dönemde uyum göstermekten vazgeçerek, kendi kontrollerini ele alma çabasındadır. Ancak bu kontrolü sağlıklı oluşturamadığı için beden ağırlığını ve beslenmesini kontrole dönüştürür. Yaşam alanında kontrol etmek için kendisine bırakılan tek alanın bedeni olduğu inancındadır.
Anoreksiklerin büyük bir kısmında anne-kız ilişkisine baktığımızda, annenin kendi ihtiyaçlarını ve doyumunu kızınınkinden önde tuttuğu görürüz. Çocuk bu nedenle annesinden kendisine değer veren, önemseyen, kabul gösteren ve kendi varlığını fark edip geliştirebileceği geribildirimleri almadığı için sağlıklı bir benlik algısı oluşturamaz ve kendisini annesinin bir uzantısı olarak algılamayı seçer.
Anoreksiklerin baba-kız ilişkilerine baktığımızda ise, genelde babaların ilgili ve destekleyici göründüklerini, ancak kızları gerçekten kendilerine ihtiyaç duyduklarında, kızlarını duygusal yönden destekleyemediklerini ve yalnız bıraktıklarını görürüz.
Mutsuz bir birliktelikleri olan anne-babaların kızlarını kendi ihtiyaçlarını karşılayan bir obje yerine koyarak kendileri olabilmeleri için imkan vermedikleri de bir bulgudur bazı anoreksik vakalarda.
AN’ın psikodinamiğini şu şekilde açıklayabiliriz:
  • Farklı ve tek olabilmek için çabalamak
  • Ebeveynin beklentileri sonucu oluşan yapay benlik algısını reddetmeye çalışmak
  • Gerçek benliğin oluşmaya başlaması
  • Bedende somutlaşan içselleştirilmiş düşman ve kontrol eden anne imgesinin reddedilmesi
  • Aşırı isteklere karşı direnç, kontrol geliştirme
  • Kendisinin yerine diğerlerini çaresiz durumda bırakma

AN yaşamı tehdit edebilecek ve ölümle sonuçlanabilecek kadar riskleri yüksek bir bozukluktur. Anoreksiklerin büyük bir kısmı da maalesef tedaviden kaçma eğilimindedirler. Tedavi olurlarsa, kilo almaları gerektiğini bildikleri ve bunu kontrolü kendilerine bırakılan tek alan olan bedenlerinin  kontrolünü kaybetme olarak algıladıkları ve bu durumdan şiddetle korktukları için, tedaviden kaçma oranları çok yüksektir. AN hastalarının hastalığı ve dolayısıyla yardımı kabullenmemeleri, hastalığın seyrini olumsuzlaştırmakta ve yaşamsal risklerin oluşmasına neden olmaktadır.

AN hastalarının yarıya yakın bir kısmı bir başka yeme bozukluğu olan BN özelliklerini de gösterir. Aşırı yeme ve kusma gibi belirtiler AN başladıktan ortalama 1 ½ sene içinde ortaya çıkmaktadır.

AN’da da diğer yeme bozukluklarında olduğu gibi oluşabilecek tıbbi komplikasyonlar vardır:

Akut Problemler:
  • Sıvı, elektrolit ve asit-baz dengesi anormallikleri
  • Kardiyak ritm bozuklukları
  • Gastrointestinal semptomlar
  • Gecikmiş gastrik boşalma
  • İrrtibl Kolon Semptomları
  • Özafagial – yemek borusu - hastalıklar (özafajit- yemek borusu duvarı iltihabı, rüptür - yırtılma )

Kronik Problemler:
  • Büyüme geriliği
  • Ergenliğin duraklaması
  • Amenore (adet görememe)
  • Üreme kapasitesinde anormallik
  • Kemik kitlesinin kazanılmasında bozulma
  • Serebral atrofi
  • Kronik renal tubuler hastalıklar
  • Ventriküler aritmi
  • Konjestif kalp yetmezliği
  • Hipofostatemi

AN’da tedavi başarısı maalesef çok yüksek değildir.  Bunun nedeni, hastaların hasta olduklarını kabul etmemeleri ve  hastalığın çok geç bir safhasında genelde kendi istekleri dışında fiziksel olarak bedensel fonksiyonlarında çökme başladığında hastaneye yakınları tarafından getirilmeleridir.

Ağır kilo kaybı olan anoreksilerin mutlak hastanede çoklu uzman gözetiminde – psikiyatr, psiklolog, dahiliye uzmanı, kadınlarda jinekolog, diyetisyen - tedavi görmeleri gerekir.  Anoreksikler çok büyük bir oranda hasta olduklarını kabul etmedikleri için, ciddi risk sınırına gelince yakınları tarafından hastaneye kaldırılırlar. Bu hastalıkta genelde bu sebeple hastalığın ilerlemiş bir safhasında tedaviye başlanmak zorunda kalınır. Ağır kilo kaybı olan hastaların parenteral beslenmeleri gerekebilir. Yaşamsal tehlike belirli bir oranda bertaraf edildikten sonra, tedaviye öncelikle kişinin kilo almayacağına inandığı bir beslenme biçimi konusunda anlaşılarak başlanmalıdır. Hasta doktorları ile güven ilişkisini yakaladıktan sonra, tedavinin devamı mümkün olur.  Çoklu tedavinin belirli bir aşamasından sonra, bu anlaşma neticesinde anoreksiklerin kilo almaya başladıklarında yoğun direnç göstermeleri çok yaygın olarak karşılaşılan bir olumsuzluktur.  Bu direnci geliştiren anoreksiklerin sosyal ilişkileri yetersizdir ve genellikle depresif bir duygudurum içindedirler.
AN hastası yapılan anlaşmaya uygun günlük kilo artışına direnç geliştirmek yerine, kilo artışında başarı gösterirse, giderek artan ödüller verilir. Sağlıklı bir beslenme çizelgesinin oluşturulmasının akabinde yeni beslenme biçimi başlamadan, psikoterapi gerekli yöntemlerle devreye girer. Psikoterapi diğer eşleşen problemlerin de işlendiği, ancak esas olarak kişinin yeme davranışı ile ilgili oluşturmuş olduğu yanlış düşünce kalıplarının ve olumsuz beden algısının kognitif-davranışçı terapilerle değiştirilmesine dayanır başlangıçta.  Psikoterapinin oluşturulmasında dinamik yaklaşımın da önemi büyüktür. AN’yı oluşturan biliçaltı çatışmaların bilince çıkartılarak kişiliğin sağlıklı ve özgür gelişmesinin sağlanması çok önemlidir. Bireysel terapinin yanı sıra mutlak aile terapisi de tedavi protokolünde yer almalıdır. AN hastalarının hemen hepsinin temelinde aile problemleri vardır.
Psikoterapinin gerektiğinde – özellikle depresyon ve obsesyonların olduğu durumlarda - destekleyicisi psikofarmakoterapidir.

Anorexia Nervosa hastaları tedavinin belirli bir aşamasında hastaneden çıktıklarında, yeme bozukluklarının dışında kalan çevresel faktörlerin – iş, okul, aile – tümüyle birden baş edemeyip regrese olabilirler.  Bu nedenle AN hastalarının hastaneden çıktıktan sonra da tedavilerine çoklu uzman eşliğinde son derece disiplinli bir şekilde uymaları çok önemlidir.




BULİMİA NERVOZA

   
 Bulimia Nervosa, kişinin tıkınırcasına çok yemek yedikten sonra bu yiyeceklerin şişmanlatıcı etkisinden kurtulmak için gösterdiği zaman zaman aşırı ve yanlış çabalardır. BN hastası olağan dışı miktarlarda yiyecek tüketimini takip eden bilinçli dışa atım yöntemlerini kullanır. Kilo almayı engellemek için BN hastası kusma, oruç tutma, aşırı spor yapma, idrar söktürücü ya da laksatif kullanmayı seçer.
Aşırı ölçüde, adeta patlayıncaya dek, tıkınırcasına kriz halinde yenen yemeklerden sonra Blumikler suçluluk ve utanç duygusu yaşarlar.
Bulimikler Anoreksiklerin aksine yanlış yeme davranışlarının farkındadırlar, farkında olmadıkları bu Yeme Bozukluğunun bedenlerine ve psişelerine ne kadar zarar verdiğidir.  Bedensel olarak kullanılan ilaçlara bağlı olarak şişkinlik, ödem; kusmaya bağlı olarak da sıvı ve elektrolit kayıpları, halsizlik , gastrointestinal şikayetler, yemek borusunda aşırı kusmaya bağlı zararlar ve aşırı daireye bağlı rektumda incelme sıklıkla rastlanan neticelerdir.
Bir süre sonra Blumikler isteselerde aldıkları gıdayı içeride tutamamaya başlarlar. Mide bulantısı ve kusma istemdışı oluşur.
Bulimikler yakınlarından ya da bir uzmandan yardım almadan önce 5-7 sene gibi bir zaman sürecinde bu yanlış davranışlarını gizlice sürdürürler. Genellikle bedensel bir komplikasyon oluşunca, ailelerine ya da bir uzmana başvururlar.

Bulimikler başlangıçta büyük bir haz aldıkları yeme süreçlerini gizlilik içinde gerçekleştirirler. Bu hazza dayalı aşırı yeme davranışı, tüketilen yemeğin miktarı üzerindeki kontrollerini kaybetme ve sonrasında gelen aşırı tokluk durumu ile sonlanır. Sonrasındaki suçluluk ve utanç duygusunu da genellikle boşaltım biçimleri takip eder.

Stressorlar yalnızlık, kabul görmeme, sevgi eksikliği gibi ve olumsuz duygulanımları harekete geçirerek bu aşırı yemek yemeyi tetikler.

Blumikler için diğer Yeme Bozuklukları’nda olduğu gibi kilo alımı kaygısı yüksektir. Blumiklerde de tıpkı Anoreksiklerde olduğu gibi beden algısı bozulur ve kişi normal ağırlıkta olsa bile, kilolu olduğuna inanır.


DSM-IV-TR’a göre Bulimia Nervosa:

  1. Yinelenen tıkınırnacına yeme epizodlarıın olması. Bir tıkınırcasına yeme epizodu aşağıdakılerden her ikisi ile blirlidir:

    1. aynı zaman diliminde ve benzer koşullarda çoğu insanın yiyebileceğinden hiç tartışmasız çok daha fazla miktarda olan yiyeceği belirli bir zaman diliminde (örn. Herhangi bir 2 saatlik süre içinde) yeme
    2. bu epizod sırasında yeme kontrolünün kalktığı duyumunun olması (örn. Yemeyi durduramayacağı ya da ne yediğini ya da ne kadar yediğini kontrol edememe duygusu)

  1. Kilo almaktan sakınmak için, kendisinin yol açtığı kusma, laksatiflerin, diüretiklerin, lavmanların ya da diğer ilaçların yanlış yere kullanımı, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma gibi uygunsuz dengeleyici davranışlarda tekrar tekrar bulunma.
  2. Tıkınırcasına yeme ve uygunsuz dengeleyici davranışların her ikisi de 3 ay süreyle ortalama olarak en az haftada iki kez ortaya çıkmaktadır.
  3. Kendini değerlendirirken anlamsız bir biçimde vücudunun biçimi ve ağırlığından etkilenir.
  4. Bu bozukluk sadece Anoreksiya Nevroza epizodları sırasında ortaya çıkmamaktadır.

İki Tipi Vardır:
·         Çıkartma Olan Tip: Bulimia Nervoza’nın o sıradaki epizodu sırasında kişi düzenli olarak kendi kendine kusmuş ya da laksatifler, diüretikler ya da lavmanları yanlış yere kullanmıştır.
·         Çıkartma Olmayan Tip: Bulimia Nervoza’nın o sıradaki epizodu sırasında kişi, hiç yemek yememe ya da aşırı egzersiz yapma gibi diğer uygunsuz dengeleyici davranışlarda bulunmuş, ancak kendi kendine kusmamış ya da laksatifler, diüretikler ya da lavmanları yanlış yere kullanmamıştır.



Blumikler dışa dönüktürler. Kızgın ve dürtüseldirler. Dürtü kontrollerindeki bu zorluk Blumiklerde zaman zaman made kötüye kullanımı, duygudurum dengesizliği ve intihar girişimlerine rastlanmasına neden olur.

Düşük özgüven, büyürken yeterince kabul, onay ve sevgi görmeme, kozmetik ve tekstil sektörünün medya aracılığı ile oluşturduğu ideal beden imgeleri ile desteklendiğinde Bulimia Nervosa’ya nedene olabilmektedir. Zayıflığın benlik değerini arttıracağına olan inanç tüm Yeme Bozukluğu hastalarında kuvvetlidir.

Depresyon sıklıkla görülen eşleşendir.

Bulimia Nervosa genellikle 15 yaş ve üzerinde görülen bir Yeme Bozukluğu’dur. Kadınlarda görülme oranı %90’dır. Bulimiklerin öykülerinde sıklıkla önceleri şişman oldukları ve sonrasında sıkı bir diyet dönemi ile başladığı görülür hastalığın. Ergenlik döneminde erkeklerde testesteron hormonu artar ve gelişim sürerek kaslanma oluşur, ancak kızlarda yağ oranı artar, göğüsler belirginleşir ve kalçalar genişler. Bu dönemde bir çok genç kız kilo alır. Bu durum medyanın desteği ile yaratılan ideal’den uzaklaşan bir çok gencin Yeme Bozukluğu geliştirmesi ile sonuçlanabilir.



Bulimia hastaları Anoreksiya’da olduğu gibi yardımı reddetmezler. Aşırı yeme ve kusma epizodlarından sonra suçluluk duymalarına ve bu davranışları gizleme çabası içinde olmalarına rağmen istekle yardım ararlar. Uzun dönem takipler Bulimia teşhisi ile tedavi edilen hastaların yarısından fazlasının beş yıl içinde sağlıklarına kavuştuklarını göstermektedir. Ancak hastalığın seyri, kusma sonucu ortaya çıkan belirtilerin şiddetine de bağlanmaktadır. Uzun süren vakalarda ilişkilerde bozulma, iş yaşamında sorunlar ve özdeğerlerinde azalma görülür.
Bulimia Nervosa tanısı konmuş hastalarının pek çoğunun aile öyküleri incelendiğinde, sorunlu aile ilişkileri göze çarpar. Hastalar anne-babalarını “uzak ve reddedici” olarak tanımlarlar. Yeme nöbetlerinin anne ile bütünleşmeyi temsil ettiği, ancak sonrasında anneden ayrışma ve bireyselleşme çabasının dışa atım, kusma davranışları olarak kendini gösterdiği düşünülmektedir.

Bulimia Nervoza’nın tedavisinde çift ayaklı yaklaşım çok önemlidir. Dürtü kontrol zorluğunu ve depresyonu tedavi edici farmakoterapi ile beraber ilerleyen, tetikleyicileri bulup baş etme teknikleri ile devam eden psikoterapi zaman içinde cevap alınacak doğru yöntemdir